Kategoriler
Sosyoloji

Siyasal Toplumsallaşmada Siyasal Kültür

Siyasal kültürü burada incelerken amacımız siyasal yapının ötesine bakmak, o siyasal yapıyı hazırlayan ve kişilerin davranışlarına yön veren inançları, kanaatleri incelemektir. Yalnız, şu unutulmamalıdır ki siyasal yapı da siyasal kültür kadar önemli bir olgudur ve daima birbirini etkileyen bu ilişkinin daha iyi anlaşılabilmesi için siyasal kültürün tahlili yapılmalıdır.

Toplumun kültür yapısı, o toplumun sosyo-ekonomik yapısının bir yansıması olduğuna göre, onu ayrı ve bağımsız bir bütün olarak ele almak olanaksızdır. Yine aynı şekilde, toplumdaki kişilerin davranışlarını, tutumlarını, vaziyet alışlarını etkileyen, toplumu bir arada tutup, bir bütün olarak kaynaştıran ve toplumun değerlerini ve normlarını içeren kültür yapısından toplumu ayırarak tek başına ele almak mümkün değildir. Bu anlamda üzerinde durduğumuz sorun toplumun mu yoksa kültürün mü daha önemli olduğu değildir. Toplumun en iyi kültür açısından mı yoksa kültürün toplum açısından mı anlaşılacağının tartışmasını da yapmıyacağız.

Kültürün toplumla içinde bulunduğu karşılıklı etki süreci birbirleriyle ilişkili ve birbirlerine dayanan unsurlarla çok karmaşık bir bütünü meydana getirmiştir. Bu karmaşık bütün içerisinde hiç bir örf, adet, yasa, davranış ve kurum tek başına diğerlerinden soyutlanmış olarak bulunamaz.

Ekonomik koşullar, aile düzeni, dinsel telkinler, siyasal hedefler hep birbiri içine geçmiş unsurlardır.

Kişinin toplum içerisinde oynadığı rol de toplumsal ve kültürel sistemden soyutlanmaz. Kişinin rolü o kişinin toplum içerisinde işgal ettiği mevkiin gerektirdiği davranıştır. Buna göre ekonomik bakımdan gelişmiş, ihtisaslaşmış ve yoğun iş bölümü nedeniyle farklılaşmış toplumlarda kişilerin rolleri de geleneksel ve statik toplumlardaki kişilerin rollerinden farklı olacaktır. Lucien Pye siyasal gelişmelerin üç ana koşulu olarak a) Eşitlik, b) Yetenek, C) Farklılaşma ve ihtisaslaşmayı öngörmektedir.

Burada eşitlikten anlaşılan yasalar karşısında eşitlik, başarıya göre tayin ve halkın siyasal sürece katılma yoğunluğudur. Yetenek ise, rasyonel idare, laik siyaset ve kamu yönetiminde eşitlik ve başarılı olmayı içermektedir.

Farklılaşma ve ihtisaslaşma ile anlatılmak istenen ise atomize bir toplumda çok değişik rollerin, sistem içerisinde, kaynaştırılmış bir bütün olarak karşılıklı etkileme ilişkileri içinde bulunmasıdır.

Böyle bir toplumda kişilerin sahip oldukları roller ve davranışlar, yalnızca statik, kendi kendine yeten bir toplumdaki kişilerin rol ve davranışlarından farklı olmakla kalmayacak, kişiler arasındaki bağların şekilleri ve nitelikleri de değişik olacaktır.

Toplumun sosyo-ekonomik koşulları o toplumdaki davranışları, rolleri, siyasal yapıyı ve kişiler arasındaki ilişkileri düzenleyen adetleri ve kuralları etkilemektedir. Bu nedenle bir toplumda değerler bireyci ve başarıya yönelik iseler o toplum farklılaşmış ve sanayileşmiş bir yapıya sahip demektir. Sorunların dinsel bir yaklaşımla çözüldüğü kaderci kültüre sahip bir toplum ise büyük bir olasılıkla kendini feodal üretim ilişkilerinden henüz kurtaramamış bir toplumdur. Böyle bir toplumda yaygın olan geleneksel değerler o toplumdaki kişilerin rollerine ve kişiliklerine etkide bulunacak ve böylece kişinin davranışlarının temelinde yatan o toplumun değer sistemi olacaktır.

Toplumdaki ekonomik gelişmeyle birlikte toplumun kültüründe ve değer sisteminde de bir değişim olacak ve benimsenen yeni değerler toplumda yeni kurumlar oluşturacak, kişi davranışlarını çok değişik biçimlerde etkileyeceklerdir. Böylece bir zamanlar topluma yön vermiş egemen (dominant) değerler, gelişimle gerçekleşen yeni değerlerle çatışacaktır. Bu, toplumdaki egemen değerlere ait olmayan yeni değerlerin gelişmesi ve yeni bir değer sistemine yöneliş, toplumu yeniliklere açan başlıca etkendir. Bu anlamda gelişen sosyo-ekonomik koşullar, yarattıkları yeni değerler sayesinde kişiyi, geleneksel kültürde önemli bir yeri olan dinsel değerlerin etkisinden kurtaracaklardır. Doğal ve sosyal çevreyi açıklamada ve bunlara etkide insanın artan olanakları, dini davranışların sosyal düzendeki rolünü gittikçe azaltma eğilimi doğuracaktır.

Çevrenin, kişinin değerleri ve zihinsel yapısı üzerinde ne ölçüde etkili olduğunu E.C. Banfield’in İtalya’da yaptığı bir araştırma bütün açıklığı ile ortaya koymaktadır. (Banfield, E.L. The Moral Basis of a Backward Society, The Free Press, Univ. of Chicago, 1958) Güney ve Kuzey İtalya’da yapılan bu araştırmada deneklere keman çalan bir çocuğun resmi gösteriliyor ve denekten bu resimle ilgili bir öykü anlatması isteniyordu. Fakir, çoğunluğu köylü, ve okuma yazma bilenlerin oranının düşük olduğu Güney italya’da araştırma duygusal ve otoriter unsurların ağır bastığı öykülere tanık olmuştur. Güneylilerden daha yüksek gelirli ve daha yüksek oranda okumuş-yazmış olan sanayileşmiş Kuzey İtalya’da ise resimle ilgili öyküler daha rasyonel, hoş görülü, şansa dayanmayan, bireyci değerlerin ve çatışmanın hakim olduğu konular kazanmışlardır. Bu örnekten sosyo-ekonomik koşulların, değerler ve zihinsel yapı üzerinde ne ölçüde etkili oldukları açıkça ortaya çıkmaktadır. Bu, çevrenin zihinsel yapı ve kültür üzerinde oynadığı etkin rol, tekrar tekrar belirtilmiş olduğu gibi, tek yönlü değildir.

Toplum içerisinde sosyalize olan kişi, edinmiş olduğu kişilik ve yönelimleri gene toplum içerisinde kullanacak ve toplumun kendisine verdiği yeteneklerle yine toplumu etkileyecektir. Kişinin değerlerindeki ve davranışlarındaki değişimi sağlıyan sosyo-ekonomik gelişmeler, yaşamak ve süreli olmak için gerek duydukları desteği, yarattıkları yeni kişilik ve değerlerde bulacaklar ve yeni gelişmeler oluşuna kadar bu böyle devam edecektir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir