Kategoriler
Sosyoloji

Siyasal Toplumsallaşmanın Gelişme Süreci

Bir toplumun içerisinde eğer herkes amaçlar ve bu amaçlara açılan yollar hakkında tam bir anlaşmaya varacak olurlarsa, o toplumdaki bir kimse bir diğer kimsenin ne türlü hareket ettiğine, nasıl davranması gerektiğine karışma, etkileme gereğini duymayacaktır.

Böylelikle o toplumda iktidar ve etkileme ilişkileri oluşmayacaktır. Bunun sonucu olarak da bir hakem, meşru baskı örgütü ya da egemen sınıfların aracı olarak nitelenen devletin ve siyasal sistemin böyle bir ortamda var olamayacağını iddia edebiliriz. Fakat diyelimki o toplumun üyelerinden biri, bir diğer üyenin çıkarlarını engellemeye kalkmış olsun, işte o zaman, Prof. Dahl’ın da dediği gibi o toplum siyaset mikrobunu kapmıştır. Çünkü üyelerden biri diğer bir üyenin davranışını değiştirmeye çalışmıştır. Bunu yaparken de ya bir takım mükâfatlar vaadetmiş ya da zor yoluyla bazı kısıtlamalarda bulunmuş, davranışı değiştirilmek istenen kişiyi bazı şeylerden mahrum bırakmakla tehdit etmiştir. Böylece bu iki üye arasındaki ilişki bir iktidar ilişkisi haline dönüşmüştür.

Çatışmanın başladığı yerde siyaset de başlar. Bu çatışma ortamının değiştirilmesi, yumuşatılması, kontrol altında tutulması ve hatta ezilerek ortadan kaldırılması o toplumdaki üst yapı kuruluşlarına düşen bir görevdir. Bu siyasal görev her zaman aynı derecede etkenlik sağlayamaz. Çünkü değişen toplumsal koşullar toplumda yeni patlamalar, meşruiyet savaşları, değişik itkidar ilişkileri ve yeni denge sorunları yaratmaktadır. Alt yapısal değişme artık kendine uygun üst yapı kurumları oluşturma çabası içindedir.

Strüktürel yeteneksizlik alt yapıdan gelen zorlamalarla giderilir. Toplumsal koşulların nitelediği yeni üst yapı ise denetim ve yönetim görevleriyle toplumu etkileyecek ve yeni alt yapı gelişmeleri ve yeni sorunların oluşmasına araç olacaktır. Bu toplumsalla siyasal arasındaki etki-tepki, başka bir deyimle input-output oluşumu o toplumun siyasal davranışını etkileyecek ana koşulları da yaratacaktır.

Yapısal ve toplumsal değişmeler, etki-tepki ilişkileri, değişik toplumlarda değişik türlerde meydana gelmektedirler. Diktatörlük, demokratik yönetim, evrimler ve devrimler kendilerine en uygun ortamlarda gelişirler ve uygulanırlar. Bir başka deyişle bunlar kendilerini yaratan alt yapının üst yapı ürünleridirler. Toplumu da kendilerine özgü bir şekilde etkileyip yön vereceklerdir. Toplumlar arasındaki bu farklılık ve değişik siyasal davranış boyutları, o toplumların değişik sosyo-ekonomik tabanlarından ötürüdür. Yine bir başka deyişle siyasal sistemler ve sistemlerin içinde yer alan ve onları oluşturan siyasal davranış boyutları, o toplumun sosyo-ekonomik hayatının yarattığı bir üst yapı olan siyasal ve toplumsal kültürün etkisindedirler.

Kanaat oluşumu, davranış ve tutumlar endüstriel bir toplumda, gelişmekte olan bir toplumda başka başka olacaktır. Değişme yokluğunun, ilkel tekniğin, yatay dikey toplumsal hareketsizliğin, tarımsal üretimin, feodal bir siyasal yapının, geniş aile düzeninin, kaderci zihniyetin hâkim olduğu toplumlarda genel ve siyasal kültür de bu unsurların getirdiği nitelikte olacak ve toplumun siyasal davranışına geleneksel bir taban sağlıyacaktır. Oysaki gelişmiş bir ekonomi ve teknolojinin hâkim olduğu, kesif iş bölümü yapılan, iktidarın paylaşıldığı bir siyasal yapısı olan, dikey ve yatay hareketliliğin yoğun, bölgesel ve mahalli ilgi ve çıkarların ulusal düzeye çıktığı toplumlarda siyasal davranışın daha etkili, kapsayıcı, yoğun ve geleneksel tabanlı siyasal davranışa göre de çok daha karmaşık olduğu görülmektedir.

Değişik toplumsal koşulların değişik siyasal davranışlar oluşturmasını açıklayabilmek için sorunu daha ayrıntılı bir şekilde ele almak ve siyasal davranışı etkileyen unsurlara, kültür boyutlarına ve bireyle toplum arasındaki ilişkilere ayrı ayrı inmemiz gerekmektedir.

Kategoriler
Sosyoloji

Siyaset Sosyolojisinde Karşılaştırmalı Yaklaşımlar

Siyaset sosyolojisinin ilgilenmekte olduğu diğer alanlar kadar siyasal sistemlerin kıyaslanması olayı da uzun bir entellektüel tarihe sahiptir. Ama kıyaslamak fi yasal tahlile ampirik bir yaklaşım daha çok ondokuzuncu yüzyılın ürünü olmuştur.

Çünkü ancak bu yüzyılda Avrupalı düşünürler yeni, yeni şu soruları sormaya başlamışlardı: Amerika Birleşik Devletlerinde demokrasi başarılı olabilecekmiydi? İngiltere’de aristokratik gelenekler ve demokratik eğilimler karşılıklı bir özveri dengesine girebileceklermiydi? Kıta Avrupasında bu denge şimdiye kadar neden hep başarısız olmuştur?

Bu sorulara çeşitli cevaplar verilebiliyordu. Amerika Birleşik Devletleri’nin feodal bir geleneği yoktu. İngiltere’nin merkezi ve mahalli güçler arasında kurduğu çok uzun tarihli bir denge ve karşılıklı özveri sistemi bulunmaktaydı. Amerika’nın gelişmesi, toplumun büyük kesimlerinin siyasal süreç içerisinde doğrudan rol alması ile mümkün olmuştu. Başka yerlerde tepeden buyrukçu devlet uygulamaları olan idari fonksiyonları, İngiltere’de ve Amerika’da, mahalli idarenin özerkliği geleneğine dayanan gönüllü kuruluşlar yürütmekteydi.

Siyasetin kıyaslamalı tahlili daha sonra Alexis de Tocqueville gibi düşünürler sayesinde daha sistematik bir hale dönüşmekle birlikte halâ eklektik ve betimlemeci olarak nitelendirilebilir.

On dokuzuncu yüzyılda yalnızca Marxsizm kıyaslamalı siyasete sistematik bir teori getirebilmişti. Kısaca açıklamak gerekirse Marxizm kapitalist bir ekonomide demokrasiyi, burjuvazinin sınıfsal çıkarları ile özdeşleştirmekteydi. Serbest ticarete olan ilgi ve özlem serbest siyasal hayata olan ilgiyi de pekiştirmekteydi. Marxistler burada durmadılar; işçi sınıfı ciddi bir iktidar alternatifi olma yolunda yeterince örgütlendiğinde burjuvaların demokrasiye olan ilgileri ve sevgileri aynı ölçüde azalmaktaydı.

Böylece, Fransa, Almanya, İtalya örneklerinde de görüldüğü üzere burjuvaların işçilrden korkmaları, demokrasi özlemlerinin üstüne çıkınca, demokrasiler kesintilere uğradılar. Böylece Marxist tarih şemasında artık demokratik kurumlar için mücadele burjuva sınıfından işçi sınıfına geçmiş oluyordu.

Fakat Marx’ın bu teorisini yaşatmak için başlıca kanıt olarak öne sürdüğü ülkede, İngiltere’da, işler böyle görünmedi. Ekonomik bakımdan en gelişmiş olan bu ülkede işçi sınıfı siyasal olarak en az radikal bir kimliğe bürünmüştü. Böylece radikalizm belki de ekonomik az gelişmişliğin bir sonucu olarak ortaya çıkmaktaydı. Buna dayanarak endüstrileşmekte olan toplumlarda değişen sınıf yapılanmasına belki de yeni yaklaşımlar gerekmekte, yeni toplumsal bağlılıkların, dürtülerin kaynakları aranmalıydı.

Kıyaslamalı siyaset sosyolojisinin çağdaş yaklaşımlarından biri de büyük kitle hareketleridir. Bu olayı yakalamak için bir çok siyaset bilim cisi tekrar siyasal sistemler ye bu sistemlerin yer aldığı toplumsal yapılanma ilişkilerine eğilme zorunluluğunu duymaktadırlar. Bazı teorisyenler ikincil gurupların yaygın bir biçimde yurttaşların emrinde olmadığı toplumsal bünyelerde totaliter diktatörlüklerin daha kolay kurulabileceğine dikkat çekmektedirler. Böyle gönüllü kuruluşların olmadığı toplumlarda kişiler yaygın bir “kitle-toplumu” içinde siyasal sistemde rol ya da pay alamamakta ve sonuç olarak da hükümet ya da totaliter partiler gibi kitlesel örgütler karşısında çaresiz ve etkisiz kalmaktadırlar. Anglo- Saxon ülkelerinde bu tür gönüllü kuruluşların olması demokrasileri düze çıkarmış fakat Çarlık Rusyasında ve Hitler öncesi Almanya’da yeterince bulunmaması demokrasileri yaşatmaya yetmemiştir. Bu siyasal çoğulculuk teorisi bugün Anglo-Amerikan siyaset bilimcileri arasında oldukça popüler bir yaklaşımdır. Bu yaklaşımın ana noktalarından biri de demokrasinin kuralları üzerinde olan “mutabakat” yani “consensus” dur.

Rejime ait temel değerlerin paylaşılması ve bu konularda mutabakat sağlanmış olması, değerlerin ve inançların “çatıştığı” bir topluma kıyasla daha barışçı ve kalıcı çözümler bulunabileceğini ortaya koyabilir. En azından bir çok batılı siyasal bilimci bu görüşten hareket etmektedirler.

Siyaset sosyologları, farklı ülke ve toplumlarda siyasal hayat ve örgütlenmede değişiklikler yaratan faktörlerin neler olduğu sorusunu sürekli sormalıdırlar. Ya da belirli bir süreç içerisinde tek bir toplumda bu farklılaşmaları yaratan kurumlardan tutun, davranışlara kadar olan değişimleri etkileyen toplumsal faktörleri arayıp bulmalıdırlar. Çünkü bütün siyasal sistemler, aile sistemleri, endüstriel örgütler ya da bütün diğer toplumsal örgüt ve kurumlar, toplumsal yapılanmanın her unsuru ile karşılıklı etki-tepki ilişkisi içindedirler. Bunlardan herhangi biri hakkındaki anlamlı bir bilgi, sistemin diğer unsurlarına da bilimsel bir ılışk tutacak nitelikte olacaktır.

Kategoriler
Sosyoloji

Siyaset Sosyolojisinde Çatışma ve Uyum

Siyasal analizin belli başlı unsurları; siyasal iktidarın bölüşümü, otorite, etkinlik, siyasal değişi mve meşruiyettir. Toplumda iktidar sahipleri kimlerdir, bu iktidar ne tür mekanizmalardan geçerek uygulanır, hangi amaçla kullanılır, iktidar nasıl el değiştirir, güçlü nasıl güçlü olarak kalır, iktidarın meşru iyeti nerede yatar, soruları siyaset sosyologu için temel yaklaşımlar olmaktadır.

Siyaset sosyologları bu soruların cevaplarını sosyolojinin iki ayrı ana yaklaşımı içinde değerlendirebilir ve orta boy teoriler denilen yaklaşımlar eldri edebilirler. Sosyolojinin bu iki ana yaklaşımı ise, ilerdeki bölümlerde daha etraflı olarak görebileceğimiz gibi, özetle; yapısal-görevsel yaklaşımın “denge” ya da “mutabakat-uyuşum” teorisi, ya da özellikle marxist analizin ortaya attığı “çatışma” teorisidir.

Uyuşumcu teoriye göre toplumsal sistem içindeki bütün unsurlar, insan vücudundaki tüm organlar gibi karşılıklı gereksinim, uyum ve dayanışma içindedirler. Birinin iflâsı bütün sistemin aksamasına yol açabilir. Böyle bir teorik yaklaşımda toplumsal değişimin açıklanması zor olmakla birlikte, imkânsız da değildir. Uyumsuzluk gösteren unsur, teoriye göre yenilenmiş bir görev anlayışına sahip bir başka unsur tarafından elimine edilince, sistem yenilenmiş olarak uyumluluğuna devam edebilecektir.

“Çatışmacı” teoriye göre ise sistem birbiri ile çatışan, tezatlar oluşturan unsurlardan meydana gelmiştir. Bu bir “sınıf” ya da “guruplar-arası” çatışma modelidir. Bu modelde unsurların “karşıtlığı” esastır ve toplum sürekli olarak bu sürtüşme nedeni ile yenilenir. Siyasal güç meşruiyetini baskı ile sağlar ve çatışma sonucu yeni bir siyasal güç baskı araçlarını, yani iktidarı ele geçirinceye kadar iktidarını sürdürür.

Toplumların yapılanmalarını, ve değişim mekanizmalarını tahlil için kullanılan bu iki ana yaklaşım içinde, üç ayrı teorik guruplaşmanın yer aldığını öne sürebiliriz.2 Bunlar sınıf tahlilcileri, pluralistler ve elitistlerdir.

Bunlardan “sınıf tahlili” yaklaşımı marxist siyaset sosyolojisinin temel unsurudur. İktidar değişiminin köklerini ekonomik düzenin yarattığı sınıf ve gurup çatışmalarında arar ve bu nedenle “Çatışmacı” toplum modelinin içinde yer alır.

“Pluralist” yani “çoğulcu” yaklaşımlar ise daha çok “uyuşumcu” model içinde görünürler. Geleneksel pluralism baskı gurupları yaklaşımına dayanır ve demokratik düzenin yaşaması için gönüllü kuruluşlar ve ikincil gurupların varlığını şart koşar. Günümüz pluralistleri ise “elit” kavramını da toplumsal çoğulculuk içine katmışlardır. Bu anlamda demokratik çok gurupluluk bir elit çoğulculuğudur. Bir başka deyişle elitlerin demokratik biçimde iktidar savaşı vermeleri olayıdır.

Üçüncü gurup teorik yaklaşım ise “elitisf’lerin yaklaşımı olmaktadır. Geleneksel elitistler kitleleri mantıksız ve bilinçsiz olarak kabul eder ve elitlerin üstünlüğü ve işlevselliği üzerinde dururlar. Sadece elitlerin “uyumlu” olarak görev yapabildiği bir toplum analizi kuşkusuz dengeci ve uyuşumcu bir yaklaşıma girebilir. Çağdaş elitistler ise elitlerin varlığını sosyal yapılanmaya ve ekonomik nedenlere bağlarlar. Bu anlamda elitler de çoğulcu sistemde yer alan diğer sosyo ekonomik guruplardan başka bir şey değillerdir. Böyle bir yaklaşım da ise elitist teoriler “çatışmacı” modeller içinde daha kolaylıkla yer alabilirler.

Siyaset sosyolojisi “iktidar” incelemesini kişilerarası ilişkilerde değiL toplumsal düzeyde ele alır. Kişiler arası iktidar ilişkisi daha çok mikro siyasal davranış modellerinin ve siyaset psikolojisinin ele aldığı bir konudur. İktidarı. ı topiumsal düzeyde ele alınması ise günümüzde sadece devletin “gücü ilo ilgili olmamaktadır. Siyasal ve ekonomik kurumlar ve bunların oluşturduğu guruplaşmalar ister devletin elinde olsun isterse de özel girişimin, iktidar yapılanmasına yön veren unsurların başında gelmektedirler. Çağımızın modern toplumunda böylece iktidar oluşumunu ya da dağılımını etkileyen bir çok “birincil” ve “ikincil” gurup, çoğulcu toplumun yapısını oluşturmaktadır.

Modernleşmenin de belirli bir kriterini oluşturan bu çoğulculuk ilişkilerinin sosyo-siyasal tahlili iktidarın nasıl oluştuğu ve kimler tarafından nasıl kullanıldığını açıklamak kadar üzerlerinde iktidar uygulanan unsurların da bu gücü neden ve nasıl kabullendiklerini ortaya koyabilmektedir.

Kategoriler
Sosyoloji

Siyaset Sosyolojisinin Temel Unsurları

Söze ilk olarak siyaset bilimi ile siyaset sosyolojisinin tanımlarını yaparak girmek gerekiyor. Günümüzde siyaset sosyolojisi; sosyal teori ve sosyolojinin geniş kapsamlı olan ve ilkelerine dayanan ve sosyal yapılanmanın ürettiği siyaseti incelemeyi hedefleyen bir disiplindir.

Siyaset bilimi de kuşkusuz siyasal yapılanmayı ve siyasal hayatı incelemeyi konu olarak ele alır. Fakat buna rağmen, siyaset bilimi, siyasetin bağımsız ve otonom bir olay olduğu görüşüne dayanan siyasal teorilere sıkıca bağımlıdır.

Bugün her iki disiplin de birbirlerine giderek daha fazla yakınlaşmakta ve dayanmakta iseler de aralarındaki bazı ayrılıkları vurgulamak yine de mümkün olabilmektedir. Bu görüşleri şöyle sıralayabiliriz.

  • A. Siyaset bilimi temelde meşru kurumlar ve liderler tarafından uygulanan ve kullanılan “iktidar” olayı ile ilgilidir. Siyaset sosyolojisi ise “siyasal gücün” daha çok gizli ve “nedensel” yapısı ile ilgilidir. Siyaset bilimi daha çok “yönetim mekanizması”, “kamu yönetimi” gibi alanlarla ilgili iken, siyaset sosyolojisi toplumsal yapılanmanın niteliği, iktidar mücadelesinde gurup ilişkileri, toplumsal süreç ve fonksiyonlar üzerinde durmaktadır.
  • B. Siyaset sosyolojisi, iktidar oluşumunu ve siyasal yapılanmayı değişken bir olay olarak görür ve bu nedenle belirli zamanlarda ortaya çıkan değişik siyasal sistemlerin incelenmesine yönelir. Bu durumda siyaset bilimcilerinin ana suali “Bu siyasal sistem nasıl çalışır?” yaklaşımıyken, siyaset sosyologları “Bu siyasal sistem nasıl ortaya çıktı?”, “Bu yapılanmadan kim kazançlı, kim zararlı çıkar? sorularını sorarlar.
  • C. Değişime verdikleri önem nedeniyle siyaset sosyologları, siyaseti bir “çatışma” alanı olarak görürler. Onlara göre “çatışma”, “uyumsuzluk” “radikal tepki” siyasal sistemin işleyişinde kaçınılmaz olarak var olan unsurlardır. Siyaset bilimi ise daha muhafazakâr bir değerlendirmeye tabidir. Çünkü siyaset bilimcilerine göre siyasal ilişkiler daha çok “mutabakata” ve işbirliğine dayanan eylemlerdir. Bu nedenle siyasal bilimcinin öne sürdüğü birçok teori mevcut durumu meşrulaştıran açıklamalar olma durumunda kalmaktadır.

Siyaset sosyolojisi günümüzde belki en doğru ve gerçekçi anlamda “siyasalla toplumsalın karşılıklı etki-tepki ilişkisi” olarak tanımlanabilir. Toplumun sosyal ve ekonomik konumu ve niteliklerinden kaynaklanan bir takım dürtüler, aracı siyasal kurumlar tarafından siyasetin oluştuğu alt ve üst düzeydeki yapılanmalara ulaştırılmakta, oradan da toplumu ihtiyaçları doğrultusunda biçimleyecek siyasal uygulamalar olarak tekrar topluma dönmektedirler. Bu karşılıklı etkilenme siyasetin toplumsal tabanını da ortaya çıkardığı için, biz bu zincirleme etkilenmenin analizine siyasetin sosyolojisi adını vermekteyiz.