Kategoriler
İlahiyat

Dürziliğin Tarihi Gelişimi ve Dürziliğin Teşekkülü

Hâkim Biemrillah’ın Kişiliği

Dürzi mezhebi, Fatımilerin altıncı halifesi Hâkim Biemrillah’ın şahsiyetinde düğümlenmektedir. Çünkü Dürzilere göre ilahlık onun insani görüntüsünde ortaya çıkmıştır. Bu sebeple Dürzi mezhebini incelerken Hâkim Biemrillah’ın kişiliğini ortaya koymak gerekmektedir.

Esas ismi Ebu Ali Mansur olan Hâkim Biemrillah, 375/985 yılında Kahire’deki hilafet sarayında dünyaya gelmiştir. Babası Aziz’in 386/996 yılında Bilbis’te vefat ettiği gün henüz on bir yaşında iken kendisine biat edilerek hilafet makamına oturtulmuş ve Hâkim Biemrillah lakabını almıştır. Hâkim, sıra dışı bir kişiliğe sahiptir. Hilafeti döneminde sert mizaçlı, merhametsiz, insanları en küçük kusurlarında bile öldürtmekten çekinmeyen bir yapıda olduğu hususunda tarihçiler ittifak hâlindedir. Kaynakların verdiği bilgilere göre Hâkim, yedi yıl boyunca giydiği yün elbiseyi hiç değiştirmemiş, gece mum ışığında oturmuştur. Bazen de karanlıkta oturmayı tercih etmiştir.

Hisbe görevini bizzat kendi yerine getirir, ölçü ve tartıda hile yapanları şiddetle cezalandırırdı. Hâkim, Mısır’daki ahlaki bozukluğu sebep göstererek kadınların dışarı çıkmasını yasaklamıştır. Bu emre karşı çıkanlar, şiddetli bir şekilde cezalandırılmış ve asiler Nil Nehri’nde boğdurulmuştur. Hâkim, halkının dertlerini dinler, onların isteklerini yazılı olarak alır ve bir gün sonra onlara cevap verirdi. Hediyeler dağıtır ve halka karşı çok merhametli ve cömert davranırdı. Buna karşılık Hâkim, devlet erkânına karşı çok sert davranmaktaydı. Onun döneminde eceliyle ölen görevli yok gibidir. Hâkim’in Ehlikitaba karşı tutumu sert olmuştur.

Onun döneminde birçok kilise ve manastır yıkılmış veya camiye dönüştürülmüştür. Bunların mal varlıklarına el konulmuş, sadece Sina Dağı’ndaki manastıra dokunulmamıştır. Bunun yanında Hâkim, Hristiyan ve Yahudilere bazı yasaklar getirerek onların kılık kıyafetlerini düzenleyici talimatlar koymuş ve bazı bayramları kutlamalarını da yasaklamıştır. Hâkim’in Şiiler ile Sünnileri birleştirmek için çaba sarf ettiği de görülmektedir. Bu çerçevede daha önce yasak olan teravih namazının kılınmasına izin vermiştir. Ayrıca ezanlar Sünni ve Şii geleneğe uygun olarak okunabiliyordu.

Hâkim, Fatımi davetinin şiarı olan ezandaki Hayye ale Hayri’l- Amel lafzını ezandan çıkartmıştı. Hâkim, Ehlisünnete daha yakın olabilmek için de Maliki mezhebinin öğretilerinin okutulduğu okullar açtırmış ve gerekli ihtiyaçları için yardımda bulunmuştur (İbn Tağriberdi, IV/222). O, diğer Fatımi halifelerinin aksine, cuma ve bayram namazlarında camiye gidip hutbeler vermiştir. Böylece halk ile daha çok iç içe yaşamıştır. Hâkim Biemrillah, hilafetinin son yıllarında kendine zahidane bir hayat seçmişti. O, Kahire ve Fustat sokaklarında korumasız bir şekilde sadece iki rikaptarıyla dolaşır, gece yarısından sonra ise Mukattam Dağı’na çıkardı.

Hâkim, 411/1021’de alışılmış gezilerinden birine çıkmış, ancak esrarengiz bir şekilde ortadan kaybolmuş ve bir daha da geri dönmemiştir. O, saltanatının yirmi beşinci senesinde, otuz yedi yaşında iken öldürülmüş veya ortadan kaybolmuştur. Birkaç gün sonra, gezilerinde bindiği eşeği ile hançerlenmiş gömleğinden başka bir şey bulunamamıştır. Dürzilere göre Allah, Hâkim’in suretinde insanlara görünmüştür. Onun ölmesi söz konusu olmayacağı için o göğe yükselmiştir. Kıyamet günü vakti geldiği zaman yeniden yeryüzüne dönecek ve yeryüzünü adaletle dolduracaktır.

Hâkim Biemrillah’ın İlahlığı

Dürzilere göre; Hâkim tahta çıkışından üç ay sonra yeni bir dönemin geldiğini müjdelemek üzere etrafa davetçiler göndermiştir. Keşf Dönemi olarak da isimlendirilen bu devrede, hakikat ortaya çıkacak ve Allah’ın birliğinin bilgisi, kendisini bu hareket için hazırlayan kimselere kapalı kalmayacaktı. 1 Muharrem 408/30 Mayıs 1017 yılında perşembe günü, gün batarken Hâkim Biemrillah yeni dönemin başladığını ilan eden bir bildiri dağıtarak ilahlığını ilan etmiştir.

Hâkim Biemrillah’ın uluhiyyetiyle ilgili olarak ileri sürülen bu kurgu, Dürzilerin kendi görüşleri olup bu iddiaların tarihî kaynaklarca doğrulanması mümkün gözükmemektedir. Hâkim’in sıra dışı kişiliği sebebiyle birçok tarihçi onu, deli olarak kabul etmiş ve onun uluhiyet iddiasında bulunduğu fikri genel kabul görmüştür. Hatta İbn Zafir, Sıbt b. Cevzi ve İbn Tağriberdi gibi bazı tarihçiler, Dürzi davetini örgütleyenin bizzat Hâkim’in kendisi olduğunu kabul ederler. Ancak gerçekten durum böyle olsaydı Dürzi risalelerinde Hâkim’in katkısının olması gerekirdi.

Hâkim, yayınladığı fermanlarla, bastığı yerin, elinin ve ayağının öpülmesi gibi, önünde diz çökülmesini de yasaklamıştır. Ayrıca Hâkim kendisine Seyyidina, Mevlana şeklinde hitap edilmesinden de kesin olarak men etmiştir. Hâkimle ilgili rivayetler dikkate alındığında, önünde diz çökülmesini fermanla kaldıran ve “Allah’ın selamı Müminlerin emirine olsun” sözünden başka hitapları yasaklayan bir kişinin, uluhiyyetini ilan etmiş olması düşünülemez.

Hâkim’in çıkardığı fermanlar, “Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla” diye başlamakta yine bu fermanlar, Allah’a ve Resulüne salat ve selam ile son bulmaktadır. Uluhiyyet iddiasında bulunan bir kişinin Hz. Peygamber’den, ceddim diye bahsetmesi, ona salat ve selamda bulunup kendisini Allah’ın kulu olarak nitelemesi mümkün gözükmemektedir. Dürzi risalelerinden, onun uluhiyyetine inanan ve hudud olarak kabul edilen kişilerin bile ona Mevlamız hitabını gizlice, içlerinden okuduklarını anlıyoruz. Bu durumdan yola çıkarak ilahlık iddiasının Hamza b. Ali tarafından ortaya atıldığı ve Hamza ve yandaşlarının yaptıklarından, Hâkim’in haberinin olmadığı sonucu çıkarılabilir.

Hâkim, kendisinin kurduğu Beytü’l-Hikme’deki toplantılara katılır ve burada yapılan tartışmaları düzenli olarak takip ederdi. Bu kurum, İsmaili mezhebinin propaganda ve eğitim merkezi olup Hâkim tarafından maddi ve manevi olarak desteklenmekteydi. Buradaki dailer Hâkim’in uluhiyyeti ile ilgili ileri sürülen bu iddialara en sert tepkiyi koymuştur. El-Kirmani, Hâkim’in uluhiyyetinin ilan edildiği tarih olarak kabul edilen 408/1017 yılında Mısır’a gitmiştir. Hâkim’e uluhiyyet izafe edildiği dönemlerde sarayda Hâkim’in en yakınında El-Kirmani bulunmaktaydı.

O, yazdığı risalelerde Hâkim’in uluhiyyetini ortaya atanlara cevap verdiği gibi Allah’ın birliği ve imamın vasıflarını konu edinen eserler de yazarak Hâkim Biemrillah’ı bir imam olarak övmekte ve ona iltifat etmektedir. Onun züht ve takva sahibi olduğunu belirterek geç saatlere kadar ibadet ettiğini ve takvasını güçlendirdiğini söylemektedir. Kirmani’nin risalelerinin çoğunu bizzat Hâkim Biemrillah’ın yanında yazması ve Hâkim’in yazdıklarına karşı çıkmaması, dikkate değer bir durum arz etmektedir. El-Kirmani, Er-Risaletü’l-Vaiza fi’r-Reddi ala’l-Ahram el-Fergani adlı risalesinde Hâkim’in uluhiyyetini iddia eden el-Fergani’ye şiddetle karşı çıkarak onu küfre saplanmakla suçlar.

Dürzi inancının ilk nüveleri olarak kabul edilebilecek elFergani’nin fikirlerini bu risalede görmek mümkündür. El-Fergani’nin “Zamanın imamının, geçmiş peygamberlerden ve imamlardan üstün olması”“Allah’ın bir şahıs veya beden olması”, “Şeriat, tenzil ve tevilin neshi ve bunların çer çöp olarak kabul edilip atılması gerektiği”, “Mabudun, Emiri’l-Mü’minin Hâkim Biemrillah olduğu” fikirleri, Neştekin ed-Derezi ve Hamza tarafından da kabul edilmiştir. Hâkim’in uluhiyyetini iddia eden El-Fergani, Neştekin ed-Derezi ve Hamza’nın, Hâkim’in mistik bir yöneliş içine girdiği zaman ortaya çıktığını görüyoruz. Bu şahıslar, Hâkim’in devlet işlerini yeteri kadar ilgilenmediği bu dönemde otorite boşluğundan faydalanarak bu iddiaları ortaya atmış olabilirler. Bunu yaparken de siyasi bir getiri peşinde olabilecekleri gibi, söz konusu isimler, batıni anlayışa sahip samimi birer İsmaili de olabilirler.

Dürzi Davetinin Başlaması

Dürzi daveti, 408/1017 yılından itibaren Hâkim’in uluhiyyeti kabul edilerek daha önceki şeriatların değersizliğinin vaaz edilmesiyle başlamıştır. Hamza, Neştekin ed-Derezi ve El-Fergani, temeli aynı olan bir öğretiyi savunmuşlardır. Hatta bundan dolayı tarihçilerin olayları anlatırken çoğu zaman bu üç şahsiyeti birbirine karıştırdıkları görülmektedir. Dürziliğin teşekkülünde önemli bir yeri olan uluhiyet anlayışını, ilk iddia eden El-Fergani olmuştur.

Onun bir suikast sonucu öldürülmesiyle ondan doğan boşluğu Neştekin ed-Derezi doldurmaya çalışmıştır. Ancak Hamza b. Ali’nin daha dikkatli hareket etmesi ve rakiplerinin de öldürülerek bertaraf edilmesi üzerine davanın tartışmasız tek lideri olarak kalmış ve hareket onun önderliğinde varlığını sürdürmüştür. Dürzi davetinin örgütlenmesi, yani mezhep hâlini alabilmesi için gerekli olan kurumlaşma, onun vasıtasıyla gerçekleştirildiğinden, mezhep kurucusu olarak da o kabul edilmiştir. Hamza b. Ali, risalelerinde El-Fergani’den hiç bahsetmemiştir. Hamza, Derezi’yi ise münafıklıkla suçlayarak kurduğu öğretide kendisinin yaratılanların en üstünü olan Külli Akl olduğunu ilan etmiştir.

O, İsmaililerce imam olarak kabul edilen Hâkim Biemrillah’ı, Tanrı olan Bir’in tecessümü makamına getirerek bir nevi onu, kurduğu sistemin dışına itmiş ve kendisini Külli Akl’ın tecessümü olarak ilan ederek daha aktif bir rol üstlenmiştir. Bunun neticesinde boşalmış olan imamet makamına kendisini atamıştır. Böylelikle İsmaili düşünce sisteminin merkezinde yer alan imamet öğretisi tasfiye edildiği gibi imametin Ehlibeyt dışından birine geçmesine de kapı açılmıştır. Hamza b. Ali’den sonra davetin liderliğine getirilen Muktena Bahaeddin, 434/1042 yılında son risalesini yazarak gaybet etmiştir. O tarihten itibaren Dürzilik; Hamza, Temimi ve Muktena Bahaeddin’in ortaya koyduğu prensiplerden başkasını bünyesine almayan, inançlarına girmek isteyenlere izin vermeyen, çıkmak isteyenlere ise müsamaha göstermeyen kapalı bir mezhep hâlini almıştır.

Kategoriler
İlahiyat

Dürzilik Nedir?

Dürzilik, önceki bütün dinlerin yanlış olduğunu kabul ederek Hâkim Biemrillah’ın uluhiyyetine ve onun yarattığı ulvi varlıklar hiyerarşisine inanan, kapalı (sır) cemiyet özelliğini koruyarak günümüze kadar ulaşan bir mezheptir. Dürziler, Tanrı’nın birliğine verdikleri öneme dikkat çekmek için kendilerini daha ziyade Muvahhidun veya Ehlü’t-Tevhid olarak adlandırırlar. Son zamanlarda az da olsa Benu Maruf ismini de kullandıkları görülmektedir. Yemen asıllı Dürziler ise kendilerini Bi’l-Maruf şeklinde isimlendirirler.

Dürziler, mezhep isminin kendisinden geldiği Neştekin ed-Derezi’yi dinden çıkmış bir mülhid veya münafık olarak gördüklerinden dolayı Dürzi ve ed-Duruz ismiyle adlandırılmayı sevmezler. Çünkü bu ismin kendilerine hakaret olarak verildiğine inanırlar. Fakat günümüzde artık Dürzi ismine tepki gösterilmemekte ve Dürzilerce yazılan kitaplarda da bu isimlendirme şekli görülmektedir.

Kategoriler
İlahiyat

Günümüzde Alevîler

Alevîlik, 677 sayılı tekke ve zaviyelerin kapatılmasını öngören Kanun kapsamı dışında kalmamıştır.

Bu Kanun’dan öncelikle Bektaşiler etkilenir; özellikle Arnavut kökenli Bektaşiler kendi ülkelerinde yeni bir örgütlenme içine girerler. Öte yandan Cumhuriyetin ilk döneminde 1947’lere kadar din eğitimi ihmal edilir, kısmen yasaklanır. Bu yaklaşım Anadolu’da Sünni-Alevî bütün kesimlerde olumsuz sonuçlar doğurur. Bununla birlikte devlet 1962’den itibaren Hacı Bektaş merkez zaviyesinin müze statüsünde açılmasına ve her yıl periyodik anma toplantılarının düzenlemesine izin verir.

1990’lardan sonra bu izinler yaygınlaşır, toplantılar çoğu kere festival havasında turistik gösterilere bürünür. 1950’lerde başlayan sanayileşme süreci taşralıları şehirlere ve yurt dışına göçe zorlar. Bu göç hareketlerinin bir sonucu olarak Alevîlik modernizmle karşı karşıya gelerek bir değişim sürecine girer. Günümüze kadar uzayan yarım asırlık serüvende Alevîler çeşitli problemlerle karşı karşıya kalırlar.

Bu süreçte Avrupa’da Alevî diasporasının oluşumu, 1980 İhtilali’nin sonuçları, Madımak Oteli Olayı (1992) ve Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne giriş çabaları bu serüvenin dikkate değer noktalarıdır. Alevîlik öncelikle şehir kültüründe yeni ideolojilerle karşılaşır. Bunun sonucu geleneksel değerler sorgulanmaya başlanır. Bu sorgulama sürecinde dedelik ve düşkünlük kurumu ciddi şekilde yıpranır. Şehirlerde ikinci, üçüncü nesillerini yetiştiren Alevîler, kimlik problemleriyle; ibadet yapabilecekleri camiden farklı bir mekân ve dinî eğitim ihtiyacıyla karşı karşıya kalırlar.

Alevi Ocakları
Alevi Ocakları

1980 sonrası dinin dünyada yükselen değer olması ve Doğu Bloku’ndaki çözülme, Türkiye’deki bazı Marksist, Ateist çevreleri Alevîliğe yöneltir. Bu yönelişe paralel oluşmaya başlayan çoğu amatör Alevî-Bektaşi araştırmacı-yazar grubu ve onların neşirleriyle 1985’lerde başlayan yayın furyası, 1998’deki Alisiz Alevîlik tekliflerine kadar dayanır. Şehirlerdeki Alevîler, AB ile ilişkiler çerçevesinde sivil toplum örgütlerine verilen haklardan istifadeyle 1990’lı yılların başlarından itibaren çeşitli dernek ve vakıf faaliyetleriyle örgütlenir.

Zamanla hâkimiyet alanlarını taşrayada yansıtan bu yeni örgütlenmeler, genelde Alevîliğin değişim ve dönüşüm sürecinin sonucu olarak kabul edilir. Bugün 280 civarında örgüt arasında AABF (Avrupa Alevî Birlikleri Federasyonu), CEM Vakfı (Cumhuriyetçi Eğitim Kültür Merkezi), Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı, Pir Sultan Abdal Derneği, Dünya Ehl-i Beyt Vakfı öne çıkanlardır. Bunlar gündelik siyaset içinde farklı tercihleri, problemlerle ilgili farklı yorum ve kabulleriyle sık sık medyada boy gösterirler.

Günümüzde özellikle 2004’ten itibaren yayınlanan AB ilerleme raporlarındaki Alevîlikle ilgili açılım taleplerine de referans yapılarak Diyanet İşleri Başkanlığı ile ilişkiler, cemevleriyle ilgili talepler, din eğitimiyle ilgili karşılaşılan problemler vb. talepler çeşitli platformlarda dillendirilmektedir. Türkiye’nin siyasi iradesi de 1990’lardan beri çeşitli kaygılarla bu taleplere muhatap olmakta ve çözüm arayışlarına yönelmektedir. Ancak Alevî zümreleri arasında taleplerle ilgili fikir birlikteliğinin olmayışı, konuların kolayca siyasi-ideolojik alanlara kaydırılması ve siyasi kaygıların ön plana çıkması, çeşitli konularda hukuki alt yapı yetersizliklerinin bulunması vb. sebeplerle problemler tartışılmakta ve tartışılmaya devam etmektedir.

Kategoriler
İlahiyat

Aleviliğin Alt Kolları ve Yayıldığı Yerler

Esasen İsimlendirme başlığı altında verdiğimiz tasavvufi, mezhebî ve mikro- etnik nitelemeler, aynı zamanda Alevî geleneğin alt kollarıdır.

Günümüz Alevîliğin ana kolunu teşkil eden Bektaşîlik, Balum Sultan’la başlayan yeni yapılanma döneminde Hacı Bektaş’ta bulunanlarla yeni gelenler arasındaki nüfuz çekişmesine bağlı olarak ikiye bölünmüştür. Merkez tekkede bulunanlar kendilerini “bel evladı” olarak neseben, Hacı Bektaş’a nispet ederek Çelebiler/Dede kolunu oluştururlar. Balum Sultan erkânına bağlı kalanlar ise kendilerini “yol evladı” kabul ederek Babagan/Babalar kolunu oluştururlar. Bu bölünme 1826 sonrası gelişmelere paralel olarak “Dedebabalık” unvanının kullanımıyla adeta tescillenmiştir.

S. Faroqhi’nin de tespit ettiği gibi Bektaşîlik, Anadolu ve Balkanlar’da sadece Türklerin yoğun olarak bulunduğu bölgelerde yayılma ve zaviye sahibi olma imkânı bulmuştur. Bu coğrafyanın dışında bulunan Mısır ve Kerbela zaviyeleri de buralara yerleşen Türklere hitap etmektedir. Bugün Bektaşi ocaklarının çoğunluğu Çelebiler koluna bağlıdır. Bunların meşhurları arasında; Karadonlu Can Baba Ocağı, Şeyh Bircan Ocağı, Şeyh Samit Ocağı, Seyyid Güvenç Ocağı, Seyyid Baba Ocağı, Sarı Saltık Ocağı, Derviş Abdal Ocağı, Celal Abbas Ocağı, Garip Musa Ocağı, Hüseyn Abdal Ocağı, Pir Sultan Ocağı, Koca Haydar Ocağı, Sarı Mecd’in Ocağı, Üryan Hızır Ocağı, Seyyid Mahmud Hayrani Ocağı, Seyyid Sabur Ocağı, Hubyar Ocağı, Ayşa Bacılar Ocağı, Kamber Abdal Ocağı, Hıdır Abdal Ocağı, Seyyid Baba Ocağı sayılabilir.

Bu ocakların bağlandığı pir ocakları ve rehber ocakları da vardır. Bu ocaklar Doğu ve Orta Anadolu’da Tunceli, Erzincan, Sivas, Tokat, Amasya, Çorum gibi iller başta olmak üzere tüm Anadolu’ya yayılmış vaziyettedir. Babagan’ın Batı Anadolu’da ocakları bulunmakla beraber, özellikle İstanbul ve Rumeli’de yayıldığı bilinmektedir. Babagan’ın kontrolündeki büyük Bektaşi dergâhları; Seyyid Ali Sultan (Dimetoka), Abdal Musa (Tekke/Elmalı), Dürbalı Sultan, Şehitlik (Rumelihisarı), Şah Kulu (Merdivenköy) bulunmaktadır. Bunların dışında, Şucaaddin ve Uryan Baba, Geyikli Baba, Emrem Yunus Sultan, Hasan Dede, Kolu Açık Hacım Sultan, Resul Baba, Saltuk Baba, Gül Baba… gibi ocakları vardır.

Arnavutluk’ta bulunan Bektaşi tekkesi 1925’de tekke ve zaviyelerin kapatılmasından sonra müstakil hareket ederek ayrı bir kol oluşturur. Günümüzde fiilen faaliyette olan tekkenin ABD’de de bir şubesi bulunmaktadır. Diğer Alevî zümrelerinden Ali Zeynelabidin soyundan geldiklerini iddia eden Ocakzadelilerin İmam Zeynel Abidin Ocağı (Malatya), Ağuçan Ocağı (Elazığ), Kara Pirbad Ocağı (Sivas) ve Şah Şadıllı Ocağı (Sivas) olmak üzere dört büyük ocakları vardır. Adana’dan Balıkesir Edremit’e kadar Toroslar boyunca dağlık alanda yerleşen Tahtacılar da Yanyatır ve Hacı Emirli olmak üzere iki büyük ocağa ve bunlara bağlı oymaklara ayrılırlar. Bunların yanında Tokat Zile yöresindeki Sıraçlar, Kahramanmaraş civarındaki Abdallar gibi mikro-etnik Alevî zümreleri bulunmaktadır.